27 Eylül 2007 Perşembe




MAZİDEKİ YAŞAM- MALATYA-

Battal Gazi’si ile destanlaşan ünü var,
Niyazi Mısri İle anlatılan dünü var,
MALATYA, asırlardır –İslam-a oldu kale,
Türklüğü-yle övünen, çok şanlı bugünü var


"MALATYA” yemyeşildi, aratmazdı cenneti,
Kolaylıkla çekerdik, bu yüzden her mihneti.
Şehrin her tarafında güzel sular çıkardı.
“Harık”larda suyumuz, şırıl şırıl akardı.

Anlatmak mümkün değil, bir hoştu âlemimiz,
Olayları tasvirden acizdir kalemimiz.
Bizim yurdumuzdaki insanlar barışıktı.
Her yerde savaş vardı, dünyamız karışıktı.

Harpten korunmak için siperler kazılmıştı.
Alnımıza yokluğun zilleti yazılmıştı.
Boş verdiğimiz dünya, alev alev yanardı.
Yaşamımızda her gün bir yaramız kanardı.

Öyle günler gördük ki, ölüye yoktu kefen,
Yoksulluğun önünde aciz idi ilim, fen.
Dalkavukluk, rezillik başın almış giderdi,
En büyük kötülüğü, bunlar bize ederdi.

Hesaba alınmazdı haklıca sözlerimiz,
Mayıs ayı geldikde ağrırdı gözlerimiz.
Mihnetle konulurdu, göze bir damla ilaç,
“Karne Ekmek”iyle de doymazdık, kalırdık aç.

“Moda” tabir edilen ilaç konurdu göze,
Tatlıca bir kızıllık verirdi o da yüze.
Mıymış mıymış bakardı, o güzelim gelinler,
Pek etkili olmazdı, idareyi telinler.

“Kürsü” kurar yatağa, ısınırdık her gece,
Sorulunca, çözerdik, birkaç tane bilemece.
Türküyle anılırdı eski, yeni her olay,
Böylece hafızaya nakşı olurdu kolay.

“Çarşıda leymun tuzu, vali taktı boynuzu,
Avratlar manto giydi, ne tadı var ne tuzu.”
Söylenirdi avazla, yakılan bu türkümüz.
“Çarşaf”ı kovmaktaydı, “Çülâki”den kürkümüz.

Herkesin durak yeri olmuş idi “Sümerbank”.
Dağıtamazdı halkı, ne tüfenk ne de bir tank.
Birkaç metre bez için, olurdu büyük savaş.
Kavgasından kurtulduk, çok şükür, yavaş yavaş.

Vergi borcu elinden bütün millet naçardı.
Görünce bir memuru, köşe bucak kaçardı.
Satılırdı icrada legen, kazan, teşd, tava,
Zavallı mükellef de alırdı bundan hava.

Zengine hizmet için bankalar kurulmuştu.
Saf, biçare vatandaş, kalbinden vurulmuştu.
Öyle bir düzendi ki, yoktu kimsenin dostu.
Devlete kaptırmıştı, herkes sonunda postu.

Merhamet nanay idi, yürekler olmuştu taş,
Devletin memurundan yılmış idi vatandaş.
Her şey memur içindi, ne gaz vardı, ne şeker.
Onlar için dönerdi, devletteki her teker.

“Ganne” yakmak için yağ, “Çıra” için ise gaz,
O günler bulamazdık, karanlık geçerdi yaz.
En büyük suçlardandı, cepteki çakmak taşı,
Zehir, zıkkım olmuştu, soframızın her aşı.

“Tükürük Kebabı”ıyla, “Salata”ydı aşımız,
Kurtulmazdı beladan, şu zavallı başımız.
Gözümüzde büyürdü söylenilen her maval.
Anlatırdı yaşlılar, dinlerdik aval aval.

Günlerimiz geçerdi ya bahçede, ya bağda.
Umutlar tükenmişti hem ölüde hem sağda
Kalmamıştı ortada, tutunacak dalımız,
Pek çekilecek gibi, değildi vebalımız.

“Somun” pişirilirdi: yasaktı, “Açık Ekmek”,
En büyük suçlardandı, toplanıp “Zikir Çekmek”.
Bir düdük çalınınca, değişirdi her makam,
Kazalar’da da ilah kesilmişti kaymakam.

Kimse bilmez, kim söyler, kim çalar “Zilli Def” i?
Emniyet’in zikreden olmuş idi hedefi.
“Kur’an” okutulmazdı, yasaktı Eski Yazı,
“Yeni Ezan”a karşı, kızardık bazı bazı.

Hastalıklar taşırdı, hasret kaldığımız (!) “Bit”,
Ondan kurtulmak için kalmamıştı bir ümit,
Verem’le tifo, tifüs yıkardı evimizi,
Celâllensek de kimse, dermezdi devimizi.

“Beş Taş” oynatmazlardı, pahallık olur diye,
“Yedi Tuğla” yıkana verilirdi hediye.
En büyük eğlenceydi, “Yüzük-Fincan” oyunu,
Uykun kaçmaya görsün, sayamazdın koyunu.

Sigara kutusundan oluşurdu “Sayı”mız.
Her oyunun içinde vardı bizim payımız.
Kırardık tabakları, “Cıncık” oynamak için,
Aklımıza gelmezdi, ne Japonya, ne de Çin.

Canımız sıkıldıkça “Develeme” atardık.
“Hıbilik”den korkunca, çıkar damda yatardık.
Bazen de fazla gelir, olurduk “Orta Kadı”.
Bugünkü oyunlarda, yok o günlerin tadı.

“Pöt, Pöt, Pötürcek” diye , dolaşırdık her evi,
Sırıklarda taşırdık, “Pötürcek denen devi.
Yağmur yağsın isterdik ıslanmak pahasına,
Halen hayranımdır ben, halkımın dehasına.

“Peygamber Buğdası”ydı, “Gilgil”, “Mısır”ın adı,
“Arpa Ekmeği”nin de, damağımdadır tadı.
“Gilgil Ekmeği” yiyip, bir hayli tıkanırdık,
“Dere Başı”na gidip, don, gömlek yıkanırdık,

Yıkanırken derede gelirdi “Aboş Dayı”,
Yediğimiz dayakta vardı O’nunda payı,
“Kadınlar Hamamı”nda kraldı “Zeyneb Bacı”,
Kızınca söylenirdi, bizlere acı acı.

Yollar ayrı ayrıydı, yoktu amaçta birlik,
Bu yüzden bozulmuştu, işlerde düzen dirlik.
“Deli Gaffar” soyunur söverdi dağa, taşa,
Nasibin alamazdı küfründen “İsmet Paşa”.

“Humallah” dediğimiz “Faro”, çalardı kaval
Anlattığı her olay, gelirdi bize maval.
Oldukça kuvvetliydi, sağlam idi bünyesi,
Ahrete çabuk gitti, okununca künyesi.

İnsan bazen üzülür, bazen da sabrı taşar,
Halen unutulmadı “Şorikli Deli Yaşar”.
“İzo” ile “Kız Mahmut”, şehre olmuştu nişan,
Bugünse delilerin hepsi oldu perişan.

Şosenin kenarında “Hac’eli” yan yatardı.
Yoldan geçen her şoför O’na para atardı.
“Korucuk”a giderken biz de uğrardık O’na,
Soğuk, sıcak demezdi ; beklerdi, dona dona.

Her yaz gider gelirdik, yol olmuştu bize “Venk”,
“Aliseydi” içinse, yükümüz olurdu denk.
“Abdulvahap”a gider kalırdık birkaç gece,
“Ahmet Duran”a gitmek olmuş idi eğlence.

“Hacı Bayram” küserdi gitmeyince yanına,
Gitmemek yakışmazdı, O’nun kutsal şanına.
Meşhur idi “Çınar”ı, “Pınar”ı “Orduzu”nun,
Hakkı ödenemezdi ekmeğinin, tuzunun.

“Horata”ya giderdik binbir heves, naz ile.
Bütün pınar başları, şenlenirdi yaz ile.
“Yama”, “Sarıçiçek”de tez geçirirdik yazı,
Cennetten bir köşeydi, “Çırmıktı’yla Banazı”.

“Şaban Dede”ye gider soğuk sular içerdik.
“İnek Pınarı”ndaysa, kendimizden geçerdik,
“Kündübeg Pınarbaşı”, bizlere can katardı,
“Kapılık”ın hayali içimizde yatardı.

Yanlışımız olunca kimse etmezdi ikaz,
Çok uzak kalıyordu bize “Sürgü”nün “Takaz”.
Gitmek mümkün değildi vasıtasız yolu,
Görmezsek de özlerdik, içimiz dolu dolu.

“Aşağışeher”deydi eski karışmış ırklar,
“Üçler”, “Beşler”, “Yediler”, sonra gelirdi “Kırklar”,
“Sıddı Zeyneb”, “Tavabil”, “Emir Ömer” en başta.
“Battal Gazi”miz ise galipti her savaşta.

“Emir Ömer”, daima saygıyla anılırdı,
“Malatya”nın en büyük “Emir”i sayılırdı.
Tüm Malatyalı’ların O’na vardı saygısı,
Rahmetler dileyenin, kalmazdı bir kaygısı.

“Battal Gazi”miz ise şehrimizin şanıydı,
O’nun gazaları’ysa, birer –tatlı anı-ydı.
Doğduğu yere saygı duyulurdu her zaman,
Hanesi’ni yıkana, küfredilirdi her an.

“Sıddı Zeyneb” bizlere hem ana, hem bacıydı.
Manevi nüfuzuyla, şeherin baş tacıydı.
Yerindeydi “Nefise Hatun”un mezar taşı,
O’nun da yüce idi, ta göklerdeydi başı.

Taşraya ulaşmıştı, “Ali Baba” nın ünü,
“Kara Baba” nın ise, duymadık güldüğünü.
“Hersli Baba” dan korkar heyecanlar yaşardık,
“Kemahlı Sultan” daysa, şaşım şaşım şaşardık.

Korkuyu giderirdi, meşhur “Vaiz Baba”mız.
Pek de boşa gitmezdi, bu yöndeki çabamız.
Her zaman gözümüzde büyürdü “Ahmet Duran”,
İnsanlığı, mertliği O’ydu bize buyuran.

“Değirmen Önünde” ydi “Horasan Padişahı”,
Kimselere kalamazdı, mazlumun acı ahı.
“Kırklar” da harabeydi, “Usta-Şeğirt Kubbesi”,
Onlar’dan çok uzaktı haramın bir habbesi.

“Kervansaray” harabdı, hazindi, pür melali.
Yürekler acısıydı, “ULU CAMİ” nin hali.
Kapalıydı kapısı, “Ak Minare”, “Toptaş”ın,
Yollara döşenmişti, olsaydı, mezar taşın.

Yıkılmıştı hunharca, meşhur “Çingene Han”ı,
Tarihi yaşamında, silmiş idi zamanı.
Bakmamıştı hiç kimse, gözlerinin yaşına,
Dünyalığa temahla, kıymışlardı taşına.

“Sütlü Minare” mizin yıkılmıştı camisi,
Hiçbir dini eserin, kalmamıştı hamisi,
“Halfetih Minare” miz, ta dipden oyulmuştu.
Tekkeler ve türbeler, haince soyulmuştu.

Türbeler soyulurken muhafızdı “Tam Baba”,
“Kara Baba” ya kızıp, olmuştu biraz kaba.
Sancaklar alınırken O’nu çok beklemişti.
Güveni sarsıldıkça,işini teklemişti.

“Kanlı Kümbet” ve “Zindan” yıkılmak istenirdi.
“Edir ile Bedir” se, zalime direnirdi.
Her yer zibillik olmuş, camiler satılmıştı.
O nazlı kitabeler, yerlere atılmıştı

“Karga Pepe” önünde çocuktan geçilmezdi,
Kahkaha seslerinden, sevinen seçilmezdi.
Konuşmayan konuşur, böyleydi inancımız,
“Üç Kardeş” in taşıyla, kesilirdi sancımız.

Ağrı sızı kalmazdı, sürerlerse bu taşı.
Çokça abartılırdı, “Abdulvahab”ın yaşı.
“Çatlak” da yaşanırdı; gezide, neşeli gün,
Ordaki zamanımız, olurdu bize düğün.

“Alacakapı” daydı, “Hoppa Kadı Çınarı”,
Çınar ile birlikte yok ettiler “Pınar”ı
“Battal”, “Hoppa Kadı”yı kilisede basmışdı,
“Malatya”ya getirip, bu çınarda (?) asmıştı.

“Hötüm Dede”ye alır çocukları giderdik,
-Simitini kaçırır-; duayla, keyfederdik,
“Sarılık”a gitmezsek geçmezdi o derdimiz,
Hastalıklarla dostluk, kaçmazdı bir ferdimiz.

“Müftü Mezarlığı”nda kalmamıştı bir tek taş,
Orayı dağıtana buğzetmişti vatandaş.
“Namazgah” halliceydi, direnmişti zamana,
“Seyit Gazi Hanesi”, gelmemişti amana.

“Karahan”dan çamurdan ve tozdan geçilmezdi,
Çeşmeleri kurumuş, suları içilmezdi.
Yıkılmıştı binalar, çalınmıştı taşları,
Zavallı halkınınsa, eğik idi başları.

“Şeherin Surları” da harabeye dönmüştü,
Taşları sökülmüştü, haşmetiyse sönmüştü.
Yapılan her binaya olmuştu temel taşı.
O’nun da sona ermiş, bitmiş idi savaşı.

Şehrin de tamamlanmış, artık bitmişti işi,
Önlenemez olmuştu, -sona doğru- gidişi.
Zulme varan ihmalden nasibini almıştı,
Harabolmuş, yıkılmış; yalnız, -ismi- kalmıştı.

Biz tarihten kopmuştuk güzelim tarih bizden.
“Harık” da boğulmuştuk, korkmaz iken denizden.
Sürüklenip dururduk meçhule doğru hızla.
Mazimizden kopmuştuk, yemeyen bu ağızla.

“Köşger Baba”, “Fırat”ın sağ yanında yatardı.
Bitirdiği işini ta şehere atardı.
Maşrabasın uzatıp, nehirden su almıştı.
Çok uzun boyununsa, efsanesi kalmıştı.

Anlatırlar, dinlerdik O’na köleymiş zaman,
“Fırat”ın suları da vermedi O’na aman.
“Karakaya Barajı”, sildi efsanesini,
Bundan böyle bizler de duymaz olduk sesini.

“Tecde”nin süsü idi, “Pirceviz”le “Dermegi”
Herkes ondan beklerdi, muradına ermeği.
“Dermegi” şifa verir, “Pirveciz” ise derman.
“Çorlu” hastalar için buradan çıkardı ferman.

“Al Ocağı” na gider “Al” gelmiş kadın ve kız,
“Kırk Ocağı”nda ise kesilirdi bütün hız.
“Hoşirik Çamuru”yla sıvanırdı yüzümüz,
Her şeye inanmıştık, buydu bizim “Öz”ümüz

Hastalığın elinden olmuştuk idik –madrabaz-,
“Alerji”nin adıydı, bizim o eski “Dabaz”.
Gider “Dabaz Suyu”na birkaç defa girerdik,
Sonunda iyi olur, mutluluğa ererdik.

Atarlardı “Köynek”i –boyalı olsun- diye,
Böylelikle olurdu, ilacımız hediye.
-Kabak-ın çekirdeği –kolye –olunca bize,
“Boğmaca” uğramazdı, kolayca semtimize

“Hoca Keşşaf Efendi”, oldukça sayılırdı.
Her zaman, her mekanda rahmetle anılırdı.
Dileklere devaymış, defedermiş nazarı,
Dolup dolup taşardı her –Cuma-‘a mezarı.

“Van Müftüsü” okursa, şifalı olurdu su,
Hiç kimsenin Allah’tan başka yoktu korkusu
Başlar iken her işe, çekerdik bir –besmele-,
Duyulan manevi haz, geçmiyor bugün ele.

Hasretimize karşı, hasretti bize “Kernek”,
En ufak sevincimiz olurdu düğün, dernek
Allah’ın lütfu idi, o ne renk, o ne boya...
Tefekküre dalıp da bakardık doya doya.

“Derme Deresi” idi, bizim de yazlık plaj.
Yıkanabilmek için, evde yapardık sondaj
“Bey Suyu” verilip de kesilince suyumuz,
İmdada yetişirdi, evlerdeki kuyumuz.

“Tohma”da çimmek için, gider idik “Kırkgöz”e,
Kolayca aldırmazdık, söylenilen her söze.
“Fırat”dan çok korkardık, bakarken “Kömürhan”da,
Zannederdik eşi yok, O’nun da bu cihanda.

Yine oldukça şendi, eski “Sıtma Pınarı”,
Hasta için arasak, orda bulurduk nar’ı.
“Kaf Dağı” kadar bize uzak idi “Çarmuzu”,
İstenirse giderdik gene de kuzu kuzu.

Her düğün, her davette vardı –bayram havası-,
Başımıza geçerdi bazen da yağ tavası
Çok şükür geldi geçti; iyi, kötü o günler.
Etrafa nam salardı çevredeki düğünler.

“Kemancı Arakil”le “Defçi Kör Sıddı Bacı”,,
Hak edip olurlardı, her düğünün baş tacı.
Mahalleli savardı sazlı, sözlü düğünü,
Şehrimizi aşmıştı, “Köçek Mahmut”un ünü.

“Nuri” dombelek çalar, “Çalgıcı Zöhre”yse def,
Düğünün neş’esiydi, Onlardaki ilk hedef.
Güzel keman çalardı, “Hasan” ile “Kalender”,
“Agob”un udu ise, dinlenirdi pek ender.

“Zurnacı Abuzer”le meşhur “Davulcu Hasan”,
“ Mişmiş Geceleri”nde onlardı hava basan.
Davul, zurna çalarak gezerlerdi yurtları,
“Derino” ve “Lorke”yle yenmişlerdi kurtları.

“Malatyalı Fahri”nin tamburu çok inlerdi.
“Dömbelekçi Kör Sait” bakraç sesi dinlerdi.
Sese doğru atardı, lastik sapanla taşı,
Bize komik gelirdi, hedefinin telaşı.

“Ekmekçi Meryem Bacı”, güzel ekmek yapardı.
Birkaç mahalle halkı, sanki O’na tapardı
Yalvar yakar olup da zor alınırdı sıra,
Mesleğinde ustaydı, hakim idi tandıra.

“Gübürlü’nün Zeynep”le “Hamikli’nin Adile”,
Rahmetler diliyoruz, kendileri yad ile.
Methlerini duyardık, o günkü gebelerde,
O ustalık şimdi yok, -Fermanlı Ebe-lerde.

“İğneci Kaya Bey” de iğnemizi vururdu,
Tatlı dil, güler yüzle bizleri avuturdu.
Çok severdik kendini, hemi de çok sayardık,
Ününü, şöhretini her tarafa yayardık.

Yemeni’de ustaydı, komşumuz “Köse Kasım”,
Çok iyi çalışırdı, ayakkabıcı “Asım”.
“Semerci Saraç Arif”, ustamız sayılırdı,
“Deli Samed” çıraktı, kızınca bayılırdı.

Kır eşeğin üstünde artar idi hızımız,
-Mişmiş- toplar dururdu kadınımız, kızımız.
Sığırları yayardı, “Sığırcı Emine”miz,
-Ocak” ismi altında tüterdi şöminemiz.

-Me- ile -Mö- sesleri, kaplar idi her yeri,
Sığırların dönüşü andırırdı mahşeri.
Toz, dumandan geçilmez; kapanırdı, ufkumuz,
-Geç kalanda sığırlar-, kaçar idi uykumuz

“Deli Emine" idi şehrin meşhur hancısı,
En ağır küfürlerin O idi kemancısı.
Kulağımızdan tutup, havaya kaldırırdı.
Bazan da fazla kızar, etrafa saldırırdı.

“Su içen....” diyerekten, -Sebilci-miz gezerdi.
Bizi, beleş su ile, minnet ile ezerdi.
Her sabah erkenleyin dükkanlar açılırdı.
-Duasız pazarlıktan-, şiddetle kaçılırdı.

“Üç Aylar” da sevginin tohumu ekilirdi.
“Ramazan” aylarında –tombala- çekilirdi.
“Bayram” günlerimizin, bambaşkacaydı tadı,
Söylemeye gerek yok, “Bayram”dı günün adı.

“Şirket Hanı” ayakta, “Afyon Hanı” yanmıştı.
Esnaf, müşterisini fazlaca saf sanmıştı.
Kazıklamak isterken, kazıklanırdı kendi,
Onu da alt ederdi, müşterisinin fendi.

“Öllük ha öllük...” diye –Öllükçü-müz geçerdi,
Herkes, “Recep Dayı”dan bolca –biyam içerdi.
“Bir batman şeker döktüm...” diyerek bağırırdı,
“Şerbetçi Çoban Dayı”, müşteri çağırırdı.

“Tellal Kulaksız Nazım”, parayı şeddeleyip,
Bağırırdı uzunca cümleyi heceleyip,
Eski para toplardı, olmuş idi –paracı-,
“Çil Mahmut”un malının o’ydu reklam aracı.

O zamanlar dinmezdi içimizdeki sızı,
Okuturdu –Kur’an-ı tınmazdı “Piri Kızı”.
Hapis yatar, çıkardı; zulme pek aldırmazdı.
Dünyadaki hiçbir güç, vebalin kaldırmazdı.

Kurulmuştu Meydana korkulan dar ağacı,
“Hanım”ın asılması, gelmişti bize acı.
Son anda söylediği türküler çok yanıktı,
O gün sabaha kadar “Malatya” uyanıktı.

Anıyorken eskiyi, “Horey”i yad edelim,
Af dileyip ruhundan, sonra feryad edelim.
“Tepür”lerken buğdayı, çok takılırdık o’na,
Kalender meşrebliydi, her an hazırdı sona.

Hem yeşil hem çıplaktı, hem ormanlıktı dağı,
Görmemek eksiklikti, tarihi “Akçadağ”ı.
Kendisi yakıncaydı, yine bitmezdi yolu,
Bazan da kapatırdı bu yolu yağmur, dolu.

Her tarafı yemyeşil, huzurla içine gir.
Giden misafirini hoş ederdi “Arapgir”.
“Tahir” kasabasının merkeziydi “Arguvan”
Sefil, görünüşüne, dayanmazdı değme can.

Büyük sevgisi vardı hem dostta, hem yarende,
Tarihi yaşamıyla meşhur idi “Darende”,
Camisiz minareler, han, hamam ve kalesi,
Onun da bitmemişti, ağyara ihalesi.

Akardı burda “Tohma”, durgun, coşkulu, deli.
Kenarında parlardı, pir “Şeyh Hamid-i Veli”.
Meşhurdu “Aşudu”su, hoştu “Gavur Hamamı”,
“Zengibar”ın üstünde, görülürdü tamamı.

“Polat”a bağlıcaydı, tarihi “Viranşehir”,
İlçe olunca adı olmuştu “Doğanşehir”.
Memluk’e, Selçuklu’ya epey hizmet etmişti,
Bizans zulmüne rağmen, bu günlere yetmişti.

“Hekimhan” ilçesinde demir yolu geçerdi.
Gitmek isteyen herkes trenleri seçerdi.
Oldukça meşhur idi kasabadaki –Han-ı,
Görmeden edemezdik, giderken “Yazıhan”ı.

“Fethiye”deki cami, o zaman harap idi.
Cemaatı pek yoktu, hali de serap idi.
Külliyesi yıkılmış; yalnız –cami- kalmıştı.
Onun da güzelliği çevreye nam salmıştı.

“Pütürge”yle “Kahta”yı bölerdi “Nemrut Dağı”,
-Yalancı Tanrılar-ın olmuş idi otağı.
“Tepehan”dan geçilip “Pereş”e gidilirdi,
“Barsawma Manastırı””, ziyaret edilirdi.

“Yeşilyurt” olmuş idi, “Çırmıktı”nın da adı,
Bağının, bahçesinin bir yerde yoktu tadı.
Yaz gelende giderdik, bahçeleri serindi,
Etrafı çok ağaçlık, vadisi de derindi.

Memleketi anlattık, şimdi gelelim bize...
Elbetteki ibrettir, bu geçmiş hepimize.
On adımdan öteye atamazdık bir –Taş-ı,
Meskenimiz olmuştu, sokağın –Köşebaşı-

Bir tümseğin üstüne –Hollik- diker dururduk,
Sonrada bu –Hollik-i –Yassı Taş-la vururduk.
Gözümüz bağlandıkta “Kör Ebe”ydi adımız,
İyi oyun oynardı, bazen “Orta Kadı”mız.

“Sülü Değnek” oynardık…-yan tuluk, -oşo mini-,
Böylece avuturduk içimizdeki kini.
Bu oyunun sonunda –gaggılardık- herkesi,
Onu da bitirdikten sonra keserdik sesi.

“Naldır Naç”ın adını “Kız Doğurtma” koymuştuk,
“Hombek” oynayarak da oyunlara doymuştuk.
Yenmek amacımızdı, yenilmemek gayemiz,
Birazcık övülmekti, oyundaki payemiz.

“Horhop” için önceden hedefleri seçerdik,
-Meydan Savaşı” verip, kendimizden geçerdik.
Bazen da hedef olur, kırılırdı kafamız,
Evde dayak yeyince, tükenirdi safamız.

“Süpsüpü”yü yapardık sulu söğüt dalından,
Bu dalı da alırdık, başkasının malından.
Hırsızlığa geçerdik komşu bahçeye, bağa,
Kızmazlardı, derlerdi : “Bırak da yesin çağa”.

Ser verir sır vermezdi, bizim eski sırdaşlar,
“Pöçük” toplar dururdu, “İzmaritçi” –gardaşlar-.
Kavga önleyemezdi yerinde akrabalık,
Çok basit olaylara bakardık alık alık.

“Guşgana” da pişerdi “Ispanaklı Köfte”miz,
Ağzımız yanarsa da tez geçerdi öfkemiz,
Beğenmezsek yemeği çatılırdı kaşımız,
Sözümüz dinlenmezdi, küçük idi yaşımız.

“Kağız Anam” diyerek lafa başlardı kadın.
Dinlemekten usansan, duyulmazdı feryadın.
Elti, gelin, görümce kavga ederdi her an,
Kavganın çokluğundan çabuk geçerdi zaman.

-Duvar anarşisi-nin “Arslan Çakkal” –Colis-i,
“Nevzat Çobanoğlu” da kızdırırdı polisi.
Çizerdik duvarları tebeşir ve çakıyla.
Bir –Aferin- alırdık, yüzümüzün akıyla.

Sinemaya giderdik, güzel film gelince,
Makiniste söverdik ceryanlar kesilince.
Karanlıkta ederdik hem kavga, hem de dövüş,
Dilimize persenkti, olur olmaza sövüş.

Okullar bizim için evden kaçış yoluydu.
Hocalara içimiz sevgi ile doluydu.
Okuldan kaçar isek, hoş geçerdi günümüz.
Hava güzel oldukda pazar’dı düğünümüz.

Koyunun yoğurdunu, sitilde çalkalardık.
Güz geldikçe nöbetle değirmene kalkardık.
Doldururduk ambara bulgur ile yarmayı,
Böylelikle düşlerdik kışı da çıkarmayı.

Kavurma yapmak için keserdik koyunları,
Kış günleri –masal-la süslerdik oyunları.
Cin, Peri’den bahsedip ürkütürdük herkesi,
Ziyaretle korkutup keserdik çıkan sesi.

Ay’ın tutulmasıyla, Güneş’in tutulması,
Büyük olay olurdu onların kurtulması.
Teneke, kap-kacağı ne bulursak çalardık,
Kurtarınca onları çok hülyaya dalardık.

Dam loğlardık loğ ile, damda kürürdük kar’ı,
Kendi işimizdi bu, olmazdı bir çıkarı.
Kanalizasyon yoktu, halimiz bir alemdi,
Bütün ihtiyacımız, ancak birkaç kalemdi.

Evlerde banyo yoktu, lüküstü –gusulhane-,
Hamama gitmek için ancak buydu bahane.
“Öfeleme” yenirdi, “Samut” kokardı hamam,
Bu ziyafetten sonra banyo olurdu tamam.

“Gelin Hamamı” ile “Kırk Hamamı” çok hoştu,
Yapılan eğlencenin, halk keyfinden sarhoştu
Darbuka eşliğinde çalınıyordu sazlar.
Neş’e ile oynardı müşteri kadın, kızlar.

Ne kızgın, ne dargınlık uymuştuk bu gidişe,
Tek tesellimiz vardı, yaklaşmıştık finişe.
Uzun süre yürürdük, gün gelirdi bize ay,
Ellili yıllardaydı evimize girdi çay.

Seçimler getirmişti, bize yeni bir hava,
Bol vaadi görünce hepimiz geldik tava.
Kimimiz CHP’li kimimizse DP’li,
Akıl baştan gitmişti, olmuştuk hepten deli.

Tavuk esirgenmezdi, eğer gelecekse kaz,
Menfaati gördükte, hiç kimse etmezdi naz.
Düşünemez olmuştuk, canımız idi yanan,
Hayaller yok olmuştu, hakikatti yaşanan.

Her zaman kuvvetliydi, güçlüydü imanımız,
Arkadaşlık uğruna feda idi canımız.
Kalbimiz zengin idi belki azdı nakdimiz,
Buna rağmen neş’eyle geçer idi vaktimiz.

Her şeye sabrederdik, buydu alın yazımız,
Bazen da sessiz kalır, çınlamazdı sazımız.
Memur, eşraf birleşmiş, hepsi keyfe düşmüştü.
Leş kargaları gibi, başlara üşüşmüştü.

Herkesin kendine has vardı muhakkak derdi,
Gözümüzde büyüktü ordumuzun her ferdi.
Bayram geçişlerini, oldukça çok severdik,
Onları nefsimizden daha fazla överdik.

Ne günlere kalmıştık, ayaklar olmuştu baş,
Zehirden de beterdi, var olan bir lokma aş.
Elbet ki bu günlere koşa koşa gelmedik,
Çok şükür, o günleri yaşayıp da ölmedik.

Eski çektiğimizi, görmeyenler bilemez,
O devrin ayıbını hiçbir silgi silemez.
Övüyorlarsa eğer, biliniz hepsi yalan,
İnkarla örtülemez, o haysiyetsiz talan.

Gözlerimiz görmezdi dilimiz olmuştu lal,
Kuzu gibi olmuştuk, nice giderdi bu hal?
Susturulmuştuk hepten kesilmişti sesimiz,
Korkumuzdan da çıkmaz olmuştu nefesimiz.

Unuttuğumuz vardır, yoktur eklediğimiz,
Anladık ki boşaymış, onca beklediğimiz.
-Hizmet- adı altında bize zulmederlermiş,
Korkumuz boşunaymış, üfürsek giderlermiş.

Zaman, zemin değişir; ama, değişmezdik biz,
Kolay kolay üzülmez, neş’eliydik hepimiz.
Sevinçte ve kederde ortak payımız vardı.
Herkese geniş dünya inanın bize dardı.

Bizler için tatlıdır, yaşamımızdaki dün,
“Güzel Anı”dır bize; o hatıralar, bugün.
Mazimizden memnunuz, istikbalden umutlu,
“MALATYALI OLMAYI” yaşarız, mutlu mutlu.
(Mayıs-1993)


Bin dokuz yüz doksan üç yılının Mayıs ayı,
Anlatmamı sağladı içimdeki dünyayı.
Yaşadığım zamanın –onbeş yıllık- dönemi.
Anlatınca belirdi, o günlerin önemi.
(1940-1955 Yılları)

Celal YALVAÇ

____________

ARŞİV FOTOĞRAFLAR: (Yrd.Doç.Dr. Göknur AKÇADAĞ Arşivinden)
Üstteki: Ortada Atatürk Anıtı, solda Malatya Lisesi (Şimdiki Milli Eğitim Müdürlüğü), sağda Halk Eğitim Merkezi..
Alttaki: Atatürk (Kışla), daha eski adıyla Çarşı Caddesi başı (sol tarafta Gazi İlköğretim Okulu, sağ köşedeki bina Şehir Sineması)



1936 Malatya- Ferhadiye Mahallesi (Hükümet Binasının arkasındaki mahalle) doğumlu olan Araştırmacı- Yazar Celal YALVAÇ’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemi olarak nitelendirdiği, 1940- 1955 yılları arasındaki Malatya’yı manzum bir şekilde anlatan, 1993 yılında kaleme aldığı 127 kıtalık “MAZİDEKİ YAŞAM- MALATYA” başlıklı şiiri, dönemin Malatya kent yaşamını; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve folklorik öğeleriyle yansıtıyor.

İşte, 1940- 1955’li yıllar arasındaki Malatya’nın manzum öyküsü

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Celal Hocama sağlık ve mutluluklar